Strazburg - Alsace Gezisi Part 1

Pazar, Mayıs 14, 2017

Nihayet çok uzun zamandır gitsek gitsek dediğim ama havanın soğukluğu, iş temposu ve üşengeçlik sebebiyle erteleyip durduğumuz seyahate çıktık. Önce burayı Noel için düşünmüştüm ama o kadar soğuktu ki keyif almayacağımızı düşündük. Hava 15-16 derecelere geldiğinde artık daha fazla bekleyemedim ve oğlanları toplayıp yola çıktım.

 

Bizim evin tatil plancısı benim. Otelleri, istikameti ve rotayı ben belirler oğlanları şöför ve fotoğrafçı olarak kullanırım :P Araştırmaya başladım ve öncelikle Alsas şarap yolunun nereleri kapsadığını çözdüm. Yukarıdaki  harita gezi boyu çok da işime yaradı. Siz de giderseniz diye buraya da eklemek istedim. Şimdi bizim plan şuydu. Arabayla erkenden çıkıp Strazburg'a gidiyoruz, orada iki gün kalıp şarap köylerini geze geze Eguisheim'a kadar iniyoruz. Bu esnada Colmar'da da bir gece kalıyoruz. Beyim direkt Colmar'a gidip geze geze eve dönmeyi teklif etti ama okuduklarıma göre bölgenin güneyi kuzeyinden daha güzel olduğundan ben kabul etmedim. Az güzelden çok güzele doğru gezelim istedim ki bence aşırı mantıklı bir plan oldu. Boşuna planları ben yapmıyorum.

 

Sabah altı civari yola düşüyoruz. Öğlen Strazburg'dayız, Le Petite France bölgesindeki İbis otele yerleşiyoruz. Ben Ibıs otelleri seviyorum açıkcası, gecesi 100-120€ arası ve merkezi oluyorlar, mis gibi turist işi. Arabamızı bırakıp şipşak bir pencereden fotoğraf çekip dışarı çıkıyoruz.

 

Sokaklar sakin ve boş, haftaiçi olmasının faydaları sanırım. Canıma minnet.

 

Hemencecik o çok sevdiğim 'daha önce görmediğim bir yeri görüyorum' hissi ve sevinciyle her köşeyi aklıma kazımaya başlıyorum.



Strazburg küçük bir şehir, tam sokaklarında yürüye yürüye keşfetmelik. Biz de tam olarak böyle yapıyoruz.

 

Hava kapalı ama olsun. Küçücük sokaklarda geze geze Notre Dame katedraline ve  meşhuuuuur Le Petite France bölgesine gideceğiz.

 

 

Elbette her köşede durup bakınarak, fotoğraf çekerek ve ezberleyerek. Strazburg böyle kahve bej sepya tonlarda bir şehir, bu halini yakıştırdım.

 



Mini mini sokakların her birinde illa ki beğeneceğim bir şey görüyorum. Binalar eski, çok da bakımlı değil ama şehri bakımsız değil bir şekilde ruhu var gibi gösteriyor bu durum.

 

Demek istediğim tam da bu işte!

 

Le Petite France'a geliyoruz. Kartpostallardan fırlamış gibi kanallar, evler ve köprüler! Hafif yağmur başlıyor ama o grilik bile ayrı bir yakışıyor.



Aynı köprüleri aynı sokakları döne döne izliyor ve dolaşıyoruz. Renkli evlere, çiçekli balkonlara, bize çok yabancı olan Alman-Fransız karışımı mimariye bayılıyoruz.

 


Le Petite France kesinlikle şehrin en güzel bölgesi herkes gibi bunu biz de kabul ediyoruz, tüm güzel restoranlar turistik mekanlar burada toplanmış zaten.  


Sonra sakin sakin mini mini sokaklarda yürürken birden tüm heybetiyle Notre Dame katedrali çıkıyor karşımıza. Cidden olduğum yerde bir kalakalıyorum. Her şey şehirde küçük ve mütevazi olduğundan mı nedir bilmiyorum ama yapı o kadar göz alıcı ve hatta korkutucu görünüyor ki insanda bir saygı uyandırıyor.
  

Ben kameramla tamamını kadraja almayı başaramadım, öyle devasa ve etkileyici. Zaten geç dönem gotik mimarimin en önemli eserlerinden biri kabul ediliyormuş. Katolikler bu işi biliyor. 

 
Katedralin etrafında dolaşırken arka bölümünün de devasa olduğunu görüp bir şok daha yaşıyorum. Paris'teki Notre Dame katedralini de görmüştüm ama orada zaten her şey çok büyüleyici olduğundan mı çok da etkilenmemiştim ama buna çarpıldım. 

 

Katedralin hemen arkadasında Rohan Saray'ının küçük bir bölümü görünüyor. Yanlış hatırlamıyorsam müze olan kısmı.

 

Bu da katedralin önündeki meydan, şehrin tam merkezi diyebiliriz. 


La Place Gutenberg, Gutenberg meydanı sizi hem şehrin daha modern, alışveriş yapmaya imkan tanıyan yeni yapı caddelerine götürüyor ki hiç ama hiç ilgimi çeken bir şey değil, hem de Le Petite France'a.

 
Yine epey güzel oteller ve restoranlar da bu civarda tonla mevcut. Yeme içme konusunda Fransızlar bence başarılı, zaten çok çok geniş bir mutfakları olduğu için aç kalmak imkansız. Ben flambee, quiche lorreine ve baeckeoffe gibi en yerel şeyleri yedim tüm seyahat boyunca, oğlanlar elbette biftek ve somon tarzı güvenli seçimlerle doydular. 

 

Bir instagramcı olmak kolay değil, her bulduğum güzel köşeye elbette yerleşiyorum.



Böyle her şeyi beğene beğene yine Le Petite France'a dönüyoruz. 

Masal gibi geliyor baktıkça. Ben zaten beğenmeye odaklı giderim her yere ama beklediğimden daha çok seviyorum Strazburg'u. 
  

Akşam olunca bu civarda bir restorana girip karnımızı doyuruyoruz, yanına bölgede üretilen tek kırmızı şarap pinot noir söyleyip biraz da otele stokluyoruz. 

Ayaklarımız ve bacaklarımız yorgun olsa da tok ve mutlu otelimize dönüyoruz. Herkes yatağına gömülüyor. Umud kitabını alıyor, bey müzik dinleyip şarabını içiyor, ben çektiğim fotoğraflara bakıp yarın için heyecanlanıyorum.

Devamı gelecek:)

You Might Also Like

0 yorum

Labels