28 Eylül 2016 Çarşamba

Üç gün Paris

Plansız bir şekilde de olsa geçtiğimiz hafta Paris'e gittik. Beni daha önceleri çok da meraklandırmayan bir şehir olsa da gidince insanların neden orada şiirler yazdığını anlamış oldum. Uzun uzun şurda şunu yemelisiniz bunu görmelisiniz postu yapmayacağım ama kısaca ben neler gördüm onu paylaşmak istiyorum.

1. Gün

5 saatlik araba yolculuğu sonunda otele ulaşıp derhal üstümüzü değişip metro istasyonuna koşuyoruz. Paris metrosu benim için başta epey karmaşıktı ama sonradan çözdüm mantığını diyebilirim. 


Ilk durağımız devlet operası oluyor. 



Paris demek sanat demek, ihtişam ve bohemin aynı anda hissedilmesi demek.









Akademie nationale de musique de bu hislerle dolup taştıgım bir yer oldu.





Hangi köşesine bakıp hangi köşesinin fotografını çekeceğimizi bilemeyerek epey zaman geçirip bu mükkemmel yapıdan ayrıldık.



Bir sonraki durağımız Place de la Concorde. Bu aşamada ya Jardin Tuileries'i gezeceğiz ya da Champ Elysees, Arc de Triomphe tarafına gideceğiz. Ikisinden de vazgeçmeden Jardin Tuileries'i hızlıca dolaşıp öyle Champ Elysees'ye gitmeye karar veriyoruz. 


Merhaba Arc de Triomphe. Zafer Takı. 



Burdan sonra da yine yürüyerek meşguuuur Champs Elysees'e devam ediyoruz. Ona paralel caddeleri de elbette turluyoruz.




Şanzalize ve çevresi alışveriş yap be sol böbreğini bırak diye var sanırım. Ben gezme esnasında mağaza gezmeyi ya da alışveriş yapmayı çok seven biri değilim. Vakit kaybı gibi geliyor. Sadece hızlıca devasa sephoraya giriyoruz ve Laduree'den diğer onlarca turistle beraber makaron alıyoruz. Akşam olunca bir şeyler yiyip otelimize dönüyoruz.

2. Gün


Erken sayılabilecek bir saatte -9 civarı- kalkıp otelde kahvaltımızı yapıp yola çıkıyoruz.


Ilk olarak otele de yakın sayılabilecek bir yerde olan Pere Laiche Mezarlığı'na gidiyoruz. Edith Piaf, Balzac, Jim Morrison, Chopin ve daha niceleri burada yatıyor. Benim amacım Yılmaz Güney'in ve Ahmet Kaya'nın mezarlarını görmek.


Önce Yılmaz Güney'e gidiyoruz. Çok ilginç bir his. Benim için Türkiye Sineması'nın en büyük yönetmeni o. Sevenlerinin notları ve çiçeklerini sessizce uzun uzun izliyorum.


Ardından biraz arayarak da olsa Ahmet Kaya'ya gidiyoruz. Yine benim Türkiye müziğinde en çok dinlediğim, bütün şarkılarını ezbere bildiğim; bardağımda rakım, çorbamda tuzum, közde biberim, canım benim, can yoldaşıma 'kavuşuyorum'

Kardeşinle sarılır gibi, dostuna yaranı gösterir gibi, nasıl anlatsam nasıl desem, onu gördüğüme çok seviniyorum.


Umud'un özel isteğiyle uzun uzun Chopin'i arıyoruz. Umud özenle poz veriyor:)


En az iki saat Pere Laiche'de dolaşıyoruz. Mezarlık değil de park sanki bizim için, hem doğa hem mimari harika. 


Sonraki durağımız Sacre Coeur. Inanılmaz güzel buluyorum bu kutsal kalp bazilikasını. 


Uzun uzun hem içini hem bahçesini dolaşıyoruz.


Acıkınca tam karşısındaki minik kafelerden birine oturup öğle yemeği yiyoruz. 


Sacre Coeur'u bitirip karnımızı da doyurduktan sonra Montmarte'nin küçücük sokaklarında keşfe çıkıyoruz. Inanılmaz güzel bir bölge burası. Minicik sokaklar, küçük masalı şirin kafeler, muhteşem binalar, butikler.. Çok sevdim çok.


Ardından güzelliğini tarif edemeyeceğim Louvre'a gidiyoruz. Zamanımız az oldugu için bahçesini ve içinin bir kısmını geziyoruz ama bir dahaki sefere tüm günümü ayırıp içini de gezmek istiyorum. 



Louvre'a uzun uzun gezip ardından da bahçesinde uzun uzun dinlendikten sonra otelimize dönüyoruz.

3. Gün



Hızlandırılmış Paris turumuzun üçüncü gününde önce Notre dame'a gidiyoruz. Başıma bir şey gelmeyecekse inanılmaz etkilenmiyorum. 


Evet çok güzel, inanılmaz bir mimari yapı, icinin atmosferi vs çok etkileyici ama Avrupa'daki her hangi bir katedralden fazlası değil ne yazık ki gözümde. Ya da popülaritesi çok oldugu için beklentim fazlaydı bilemiyorum.



Notre dame'ın hemen yanından akan Saint nehrinde durup biraz dinleniyoruz, biraz da manzarayı izliyoruz. Görüntü öyle güzel ki.. Ardından yavaş yavaş yola düşüp Lüxemburg bahçelerine doğru ilerliyoruz. Oraya varana dek Paris Üniversitesini görüyoruz ve en hafif tabirle aşık oluyoruz. Insanın orada üniversite okuması kimbilir ne muhteşemdir. Umud'a gazı veriyorum belki burda okuyabilirsin vs diye:) 



Bilenler bilir, şehirlerdeki güzel park ve bahçelere bitmek bilmez bir aşkım var. Luxemburg Bahçeleri de şimdiye dek gördüğüm en güzel şehir parkıydı sanırım. Bey bile çok beğenip etkilendi ki o kolay kolay park bahçe gibi şeylerden etkilenmez.




Ortadaki havuzda çocuklarıyla gemi yüzdürenler, koşuya çıkanlar, köpeğini gezdirenler, bahçenin dört bir yanına dağılmış ikonik yeşil sandalyelerde güneşlenerek kitabını okuyanlar... Cennet gibi gözümde.


Ardından istikamet meşhur Eyfel kulesi. Umud ve bey yukarıya çıkmak da istiyorlar ama ben hem çok yorgun hem huysuzum, kabul etmiyorum. 

Onun yerine karşıdaki Trocadero parkına geçiyoruz ve onun merdivenlerinde hem dinlenip hem diğer yüzlerce insan gibi fotograf çekiyoruz. En güzel Eyfel görüntüsü burdan alınıyor. 

Üçüncü günün sonunda yine otelimize dönüp ağrıyan ayaklarımızı dinlendiyoruz.

Dördüncü sabah uyanıp, kahvaltımızı yapıp eve dönmek üzere yola çıkıyoruz. Gezmek görmek dünyanın en güzel şeyi, daha nice nice gezmelere!