7 Mayıs 2015 Perşembe


Annemin sokakta beslediği iki kedisi var, bu fotograflardakiler onlar. Annem iş yerinde öğlen yemeğinde çıkan et-balık vs türü şeylerden kalanları toplayıp geliyor, bazen evde artan yemekleri veriyor bazen de çantasında taşıdığı kuru mamadan. Annem önceden çok ilgilenmezdi kedi köpek ama son zamanlarda onu en çok kedileri mutlu ediyor. Ne zaman telefonda konuşsak bu ikisini anlatıyor.

Geçen hafta sonu dedem için gittiğimde babam beni anneme bıraktı. Arabadan inince siyah beyaz olanı sokakta gördüm ve tanıdım:) çünkü annem sürekli fotograflarını gönderiyordu. O da beni görünce yanıma koşmasın mı?! Artık beni annem mi sandı yoksa kedisever oldugumu mu hissetti bilmem. Epey bir oynaştık kapının önünde. Sonra gittim birkaç paket ıslak mama aldım ponçilere, önce güzelce yediler ardından ikisi birden mırmırmır sarıldılar bana. Kafayı okşatmalar, kolumun altına sokulmalar, minik minik ısırmalar, bacağıma dolanmalar... 


Dedemin de vardı bir kedisi ama dedem benim gibi yüz göz olmadan severdi. Günlük yemeğini verir, uzaktan yiyor mu diye kontrol eder ve bahçede beslerdi. Yeterince özlediğim ve aklımın kaldığı kişi yok gibi bir de bu ikisi çıktı...

Bugün sabaha karşı bir hasta vefat etti. Çok güler yüzlü, şarkı söylemeyi ve takı takmayı çok seven bir hanımdı. İki oğlu da intihar ettikten sonra psikogeriatriye yatmış yıllar önce, geçmişte yaşadıklarının ne kadarını hatırlıyordu bilmiyorum. Noelde takıları çok seviyor diye bir bileklik almıştım ona her ne kadar kimden ne hediye geldiğini aklında tutamasa da. Cenazesinin son bakımını bu sabah ben yaptım. Yıkanması, tırnakları, saçı, makyajı...en sevdiği mavi takımını da giydirdim. Epey uzun sürdü ama bana garip bir huzur verdi bu işlemler. Hem dedeme yetişemediğim için biraz onun yerine koydum kişisel olarak, biraz da bir hasta için yapabileceğim son şeyi de yapmış olmak hoşuma gitti. Tabutunu kapıya kadar 6 hemşire beraber götürdük. Hastalar da saygılarını sunmak için tekerlekli sandalyeleriyle çıktılar. Bazısı sandalyesini hafif eğip kendince selam verdi. 

Hasta ölümleri her zaman aynı olmaz. Bazen çok meşgulsundur, ya da çok beklenen bir şeydir veya hasta yeterince acı çekmiştir. Sonuncu seçenekte sevinirsin bile. Bugün kendi acım ve kabullenme çabamdan mıdır nedir epey etkilendim. 

Torunu geldi sonra hastanın, ne hissettiğini billiyordum. Hayat tuhaf, dünyanın başka yerlerinde başka insanlar başka ritüellerle uğurlanıyor ama acılar pek değişmiyor. 

Dedem gideli 1 hafta oldu nerdeyse.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Nisan Ayı ve İnstagram

Yazdığınız başsağlığı dilekleri, dualar ve destek için çok teşekkür ederim. Herbiri bana güç-kuvvet verdi. Bugün işbaşı yaptım. Bildiğim, tanıdığım ortamda bildiğim işi sakin sakin yapmak, hastalarla tamamen onların sorunları üzerine konuşmak, yara-bere, kateter-kolostomi, oksijen tüpü, şırıngalar, ilaçlar vs uğraşmak kendimi iyi hissettirdi. Dedemin vefatını duyan iş arkadaslarım da samimiyetle teselli etti, üzüldü. Hayat devam etti yani. Eve gelince yine kasvet çöktü, blogu biraz rutine döndürüp kendimi meşgul tutmaya karar verdim. Nisan ayı...


4 kez gece nöbetim vardı. Biraz sersem oluyorsunuz ama ben seviyorum gece çalışmayı. 


Tabi gündüz mesaisine geçince o rutini yeniden yakalayana kadar böyle şiş gözlerle hafif sersem şaşkın geçiyor zaman.


Almanlık<3 Alman biraları da <3


Bahçe delisi minnak bibor!

 
Tavşan sevmiş Umudkuşum,çok yumuşacıkmış.


Cüzdanımı temizlerken kardeşimin Umud yaşındayken çektiğim fotografını buldum. Kardeşine düşkünler elime mum diksin.


Ben nöbetteyken çok özlemiş bu ponçi beni.


Bahar ojeleri <3


Işten gelip oğlanlara kavuşanda içimi bir sevinç kaplıyor.


Bahçe birkaç günlüğüne kullanıldı ama sonra yine serinledi ortalık.


Biber, Bibi, Biberonti, Biberiko, Bibor seni seviyorum.


Bahçede akşam yemeği, yine olsa yine yesek.


Bolca çiçek diktik, bu papatyalar şimdi iyice coştu.


Renkli pantolonlar, çıplak ayak bilekleri özetle bahar.


Insanlık için küçük benim için büyük adım; e-kitap olayına girdim. Hiç de fena değilmiş.


Ormancılar.


Yürüdük bol bol, pek güzeldi orman.


Evde bazı değişikler oluyordu ama devam edecek moralim yok, salonun yeni halinden bir köşecik.


Cam bebesi Biberonti.


Hema kahvaltı. 1,75€. Resmen sudan ucuz çünkü küçük şişe su 2€.


Benim minnak stalker oldu, sarmaşıkların arasından komşuları gözetliyor.


Şu fotograftaki limonlu merange tart o kadar muhteşemdi ki! Gidip almak lazım yeniden.


Petunya. Henüz çok coşmadı, sabırla bekliyorum.


Evde Biber'in ve daha öncesi Maya'nın yemediği-kırmadıgı bir bu zavallı kaktüs kaldı. Korumaya aldım onu da.


Karanfiller ve Hay Lup mumluk. Basit ama güzel bence.


Şu bıyıkların çıktığı beyaz yer, yumuşacık koltuk altları pek nefis.


Yine başka bir bahar ojesi. Essie nice is nice. Nefis.


Yakışıklı oğlum!

Mayıs korkunç ve çok üzücü başladı, bakalım nasıl devam edecek. Bitirmek zorunda oldugum bir sürü kağıt kürek işi, işle işgili yazmak zorunda oldugum tonlarda sayfa yazı beni bekliyor. Bir güç kuvvet ve moral duanızı-pozitif enerjinizi-iyi dileğinizi-sinerjinizi alırım.

Sevgiler.

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Dedem

Perşembeyi cumaya bağlayan gece sabaha karşı ev telefonu çaldı. Uyanıp hemen başucumdaki saate baktım 04.55.  Ev telefonuna uyku sersemi koştum, aklımdan babama bir şey mi oldu sorusu geçiyor haliyle son üç senedir hemen her telefonda düşündüğüm gibi. Ekranda babamın numarasını görüyorum. Hayırdır baba bu saatte? diyerek açıyorum. Babam hüngür hüngür ağlayarak 'dedeni kaybettik' diyor. Ne demek dedeni kaybettik? Geçen haftaydı galiba en son konuştuk hiçbir şeyi yoktu, kimseden hasta ya da son günlerde çöktü vs diye bir şey de duymadım. Tam olarak şu an hatırlamadığım birkaç şey konuşuyoruz babamla, kapatıp yukarı çıkıyorum tekrar. Hiç gerçek gibi gelmiyor, hiçbir şey düşünemiyorum. Kocam uyanıyor ona söylüyorum, ikimiz de kendimize gelmeye çalışıyoruz.


Ne demek dedeni kaybettik? Bir 15 dakika kadar sonra yeniden arıyorum babamı. Amcam açıyor babamdan da beter ağlayarak. Kızım diyor öldü, öldü, öldü! Pamuk gibi öldü, deden gitti. 

Gece 3 gibi babaannem namaz kılmaya kalkmış. Dedem de arkasından uyanıp abdest almış, babaannemden sonra o da namaza kılmış. Sonra geri yatmışlar, dedem uyumuş babaannem tam dalamamış. Bir yarım saat geçince dedemden ufak bir inleme sesi gelmiş. Babaannem hemen kalkıp bakmış, kafasını tutmuş, yüzüne su çarpmış, bir yudum su içirmiş ama dedem tepki vermemiş. Babaannem koşup kiracılarına haber vermiş -onlar üst ve alt katlarda oturuyorlar- işte ambulans vs aranmış. Babama amcama haber verilmiş. Ambulans gelince hemen kalp masajı ve aed'ye başlamış ama dedem dönmemiş. Bir ihtimal diyerek hastaneye yetiştirmişler ama zaten o inleme sesiyle canını vermiş dedeciğim. 

Ben diyorum bekletin nolur yetieşeyim ama herkes çoktan duyup toplanmış dedemin evinde. Dedemin çok çok seveni ve çok geniş bir sülalesi vardı. Bir de dedem cumayı ve cuma namazını çok severdi. Babam diyor cuma cemaatiyle cenazesini kaldıralım. Son kez görmek istiyorum ama hak da veriyorum. Öğleden  sonra 3'te bir sırt çantasına bir pijama, bir ekstra bluz, iç çamaşırı ve çorap koyup Antalya'ya doğru yola çıkıyorum. Umud babasıyla kalıyor. Sakince anlatıyorum ona, benim gibi ölüm büyük bir fobisi olsun istemiyorum. Acımı göstermek de istemiyorum. Hani Türkiye'de benim dedem vardı ya diyorum, şapkalı büyük dedem mi diyor. Evet şapkalı büyük deden, o ölmüş diyorum. Ben babaanneye, dedeye, amcaya destek olmak istiyorum, sen babanla kalsan daha iyi olur diyorum. Dudağını büzüyor, boynuma sarılıp azıcık ağlıyor ama anlıyor.  Iyi uçuşlar diliyor bana, seni özleyeceğim diyor.

Yolda sakinim, kitap okuyorum, uyumaya çalışıyorum biraz. Antalya'ya inince kardeşim beni alıyor, gidiyoruz dedemin evine. Babam evin önünde bekliyor, beni görünce sinirleri boşalıyor. Uzun zamandır da görüşemedik, çok ağlıyor, çok bağırıyor. Kalbinin 20%'si çalışırken böyle yapmasını istemiyorum. Eve giriyoruz, ev dolu hınca hınç. Amcam geliyor, babaannem geliyor ben girince, sarılıp ağlıyoruz, ağlıyoruz, sarılıyoruz. Babamın ilaçlarına bakıp iki tane sakinleştirici veriyorum. İnsülinini yapmayı unutmuş, onu bir hallediyoruz. Hiçbirimiz inanamıyoruz, böyle ansızın dedemin gitmesine...idrak edemiyoruz henüz. Gece yarısı evli evine köylü köyüne gidiyor biz bize kalıyoruz. Babaannemin yanında ben ve amcam kalıyoruz o gece. Babam sabah erken geri geliyor. Gelen giden bitmiyor, insanlar varken metiniz ama biz bize kalınca bahsedip bahsedip hıçkırıyoruz.

Dedem koah hastasıydı halk diliyle, bizim copd dediğimizden...Akciğerleri uzun zamandır iyi değildi ama idare ediyordu. Halsiz, yorgun vs değildi. Dedemin tüm kardeşleri kalpten öldü, sağ olanlar da bypass sayesinde iyi kötü yaşıyor. Babam zaten ileri derece kalp hastası, muhtemelen ben de günü gelince kalpten öleceğim, çünkü şimdiden tüm ailem gibi benim de kolestrolum yüksek. Dedemin ufak bir stent takma işlemi hariç kalbinden rahatsızlığı yoktu. Muhtemelen -benim copd hastalığından kaybettiğim hastalarım gibi- uykusunda akciğerleri kapandı, kalbi de genetik zayıf olduğu için durdu.

Güzel bir ölüm. Hiç acı çekmedi, bir eli diğerine muhtaç olmadı. Dedem tam dilediği gibi öldü, çünkü dedem yatalak veya bakıma muhtaç olsa acısına ve utancına dayanamazdı. Copd yüzünden çok öksürmesi gerekiyordu, insanlar öksürüğünden rahatsız olabilir diye çok çok gerekmedikçe kimsenin evine gitmezdi, utanırdı. Onun adına seviniyorum, sorsak eminim tam da bu şekilde ölmek isterdi ama bencilce çok üzülüyorum, çok üzülüyorum, çok üzülüyorum. Biraz daha yaşasaydı, birkaç sene daha yaşlanabilseydi.

3-4 sene önce 3 kişilik mezar almıştı dedem ne olur ne olmaz diye, ben de epey gülmüştüm 'dede deli misin insan gider de mezarını satın alır mı' diye. Ben ölürsem bir de mezar yeri mi aramaya zahmet edeceksiniz, kendi işimi kendim yaptım işte demişti. Şimdi o mezar yerinin biri doldu. Kardeşim çiçekler serpmiş mezarına, seneye de kısmetse canlısını dikeceğiz. 

Dedem 21 yaşındaki oğlunu 24 sene önce gömdü, amcamın askerden yolladıkları yarım paket sigarası, mektupları, fotografı ve kalan eşyalarını arada çıkarırdı ama bakamazdı, gözü dolar yeniden kaldırırdı. Geçen yıl 22 yaşındaki ilk erkek torununu gömdü. Bir evlat bir torun acısıyla da bu yıl 1 Mayıs 2015 gece 4'te 72 yaşındayken Hakk'a yürüdü. Arkasında onu çok seven bir aile bırakarak. Insan yaş aldıkça acının insanı öldürmediğini öğreniyor. Gençken her tümsekte bu acı beni öldürür derdim. Hayır bu acı beni öldürmez ama kalbimin çocukluğumu saklayan kısmı karardı, üstüme çok ağır bir yük bindi, hiç geçmeyeceğini bildiğim bir eksiklik duygusu ve özlem kaldı. 

Camiden çıkıp eve yürümüyor olması, pencereden dışarıyı izlemiyor olması, kapının önünde sandalyesinde oturmuyor olması, aradığımda sakince hafif o harfini uzatıp aloo dedikten sonra benim sesimi duyunca sesinin birden canlanıp 'kızııım' demeyecek olması... Dedemin torunu çok ama ben onun ilk torunuyum. 21 sene aynı binada altlı üstlü oturduk, tüm torunlarını severdi ama sevgisini ilgisini ben çok tecrübe ettim. 5 oğlundan sonra bir kız torunu oldu diye çok sevindiğini hep anlatırdı. 

2,5 yaşımdayken sinirlenip küsüp gittim diye koşup gönlümü alan, videolarda beni hoplata zıplata seven dedem.
5 yaşımdayken hastalandığımda kahverengi-beyaz battaniyeme sarıp doktora yetiştiren dedem. 
6-7 yaşlarımda Isparta'nın en büyük el dokuma halısını üretti diye gazetelerde resmi çıkınca çocuk aklımla gururdan dolup taştıgım dedem.
Ortaokulda bacağımı kırdığımda beni sırtlayıp 'çıkıkçıya' götüren dedem:) işe yaramayınca paşa paşa ortopediye beraberce gittiğimiz dedem.
Yaz tatillerinde annem babam çalışırken ve ben ergen bunalımıyla hiçbir yere çıkmayıp sadece kitap okurken hergün bana kitap alayım diye harçlık veren dedem. 
Akşam yemeğinden sonra portakal yemeyi, çayına finger bisküvi batırmayı seven dedem. Uzun zaman mide rahatsızlıkları çektiğimde bana çeşitli otlarla çaylar yapan dedem. 
Ben lisedeyken hacca gidip çok mutlu dönen dedem. Tüm çocuk ve torunlarına hacca gitmek isteyenin tüm masrafı benden diyerek teşvik primi öneren dedem. Amerika'ya gezmeye gitsem de aynı imkanlar geçerli mi diyerek kızdırdığım dedem.
Üniversitede uyuyakalıp 'dede hadi hadi hadi beni okula yetiştir' dediğim, beni derslere yetiştiren dedem.
Düğünümde hafif buruk, fotograflarda gerilerde duran dedem. Umud doğunca fotograflarını eve sıralayan dedem. 
Tüm ömrünce çocukları ev bark sahibi olabilsin diye çalışan, biz savurgan davranırken bizi ev bark sahibi yapan dedem. 

Bir gömleğini, bir şapkasını, bir triko kazağını, kederini ve hatırasını ve sevgisini yanıma aldım evime dönüyorum. Uçakta yanım boş neyse ki, rahat rahat ağlıyorum.

Çocukluğumdan, beni her yerimden yaralayan ama yine de hep dönmek dönmek dönmek istediğim o evden uzaklaşıyorum. Hiçbir seferinde bu kadar zor olmamıştı.


Gözümün önünde mezarındaki minik tahtada yazan 'Hacı İsmail Seven ruhuna el-fatiha' yazısı. Ben hariç tüm torunlarına verdiği sapsarı saçları yüzünden edindiği 'sarı dayı' lakabıyla canım ciğerim kalbim dedem huzur içinde, nurlar içinde uyusun, yerinde dinlensin. 

22 Nisan 2015 Çarşamba

Çantamın Içindekiler

Küçükken annem çantasını düzenlerken en sevdiğim şey yanına oturup izlemekti. Büyüdüm hala annemin çantasını karıştırıp rujlarını denemeyi çok severim. Belki benim gibi sevenler vardır diye bu sabah çantamı düzenlerken -40 tane fiş, bir sürü gereksiz kağıt kürek vs attıktan sonra- fotografladım. Bakalım benim çantamda neler varmış.


Hiç simetrik düzgün yerleştirememişim ama sabah 6'da uyanmama verelim lütfen. 

Çanta: Longchamp le pliage. Bahar ve yaz ayları için çok ideal. Benimki orta boy ve dünyaları alıyor. Fermuarı ve deri detayları çok kaliteli, leke vs olursa kolayca temizleniyor. Lacivertini de alma niyetim var.


Yemek kutusu: Evden uzun süre ayrı kalacağım günler atıştırmalık alırım yanıma. Bugün de sandviç, elma suyu ve limonlu yoğurt var yanımda.

iPad mini: Nerdeyse sürekli yanımda, sadece işe giderken bunu bırakıp laptop alıyorum yanıma. Normalde yanımda mutlaka kitap olur ama bu ara ipadle e-kitap okuyorum. Daha az yük, ideal.

Hema Kalem: Sürekli listeler yaptıgım için kalemsiz çıkmam.

Pip Studio ajanda: Bu genelde işle ilgili şeyleri not aldığım ajandam. Yoksa unutuyorum yazmam ve yapmam gerekenleri. Ve ne yazık ki hep dolu.

iPhone: Telefonsuz çıkmak artık her birimiz için imkansız!

Güneş gözlüğü Prada Baroque: Artık çok  fazla görülse de henüz sıkılmadım.

Kocaman fiyonk toka H&M: Arada bunalınca saçımı toplamak için, zaten iş yerinde saçımız toplu olmak zorunda.

Hema Not defterleri: Biri blogla ilgili, diğeri evle ilgili notlar aldığım, shopping listler yaptıgım :p defterler. Ne yapayım seviyorum listeleri ve notları.

iPhone şarjı: Çünkü asla akşama kadar dayanmıyor!

Hema Islak mendil: Nolur nolmaz diye. Hem bunun kabı çok şeker.

Primark cüzdan: 5 Euro'ya alınan bir cüzdan için gayet güzel bence :)

Hema makyaj çantası.


İçinde de bunlar var: 

Eos lipbalm.
Essence ve Maybelline rujlar.
Hema el kremi. (Kabı çok güzel!!)
Clinique chubby stick.
Dove deodorant.
Yves Rocher el temizleme jeli.
Cath Kidston ayna
Tüy şeklinde minik toka.

İşte böyle. Umarım hoşunuza gitmiştir.

16 Nisan 2015 Perşembe

Bugün Kullandığım Kozmetikler

Gün geçmiyor ki yeni bir yazı serisi yazmaya karar vermeyeyim değerli takipçi. Bugün sabah da artık işe giderken aydınlık olmasından mı, kendimizi kesmeden bir kışı daha bitirdiğimizden mi bilmem blog yazasım geldi. Bir gün içinde kullandığım kozmetik ürünlerini listeleyeceğim. Malum listeleri pek severim.


Sabah uyanınca yüzümü suyla yıkadım ve Garnier nemlendiriciyle nemlendirdim. Böyle hafiften ısınmaya başlayan havalarda kullanmak için oldukça güzel bir nemlendirici bu. Hem hafif hem iyi nemlendiriyor.


Sonra Sanex Deodorant kullandım ki kendisini çok sevmemekle birlikte kullanıyorum. Bitince yenisini almayacağım.


Ardından Rimmel Perfect Match fondöteni ince bir şekilde sürüyorum. Çok ince yapılı ve akışkan bir fondöten bu. Henüz kesin yorumlar yapacak kadar çok kullanmadım açıkcası. Du bakalım.


Laura Mercier pudrayı da T bölgeme hafifçe sürüp gün içindeki muhtemel parlama için önlem alıyorum. Bu kategorideki en başarılı pudralardan biri olduğunu söyleyebilirim.


Mac Cheeky Bronze msf'i de allık olarak kullandıyorum. Uzuuun zamandır msf kullanmamıştım, özlemişim.


Maybelline rimeli yeni aldım, hemen onu da kullanıma açarak denemiş oluyorum. Oldukça güzel gibi şimdilik.




Lancome 102 numara lipglossu da sürüyorum ki en sevdiğim glosslarımdan biri. Hafif şeftali, mercan arası. 

Ardından;


Ellere Dove el kremi, ki Dove'un bu limited edition kremleri çok güzel oluyor. 


Iki fıs da Marc Jacobs Honey parfüm kullanıp evden hızlıca çıkıyorum. 


Gün içinde birkaç kez Lancome glossu yeniledim. Eve dönünce de Garnier temizleme suyu ve göz makyajı temizleyicisiyle yüzümü güzelce siliyorum. Bu ikisini bu günlerde çok seviyorum. Hiçbir şekilde tahriş etmiyor ve tüm makyajı temizliyorlar.


Ardından duşa girip saçlarımı Andrelon şampuan ve saç kremiyle yıkıyorum. Milyon kere adı geçti bunların sanırım, ne alacağımı bilemeyince bu ikisine koşuyorum.


Yüzümü Garnier Pure Active jel formdaki peelingle yıkıyorum. Köpüren de bir ürün olduğu için duşta hem peeling hem face wash olarak kullanmak için ideal.


Duş için de Dove'un yumuşacık bademsütlü serisini kullanıyorum. Çok rahatlatıcı kokuyor bu seri.


Duştan çıkınca Yves Rocher Perfection tonikle yüzümü silip, Nutrive serisinden nemlendiriciyle nemlendiriyorum.

Yves Rocher ayak kremi, Burts Bees limonlu tırnak kremi ve Eos lipbalmı da sürüp yatağıma gidiyorum. 

Mis gibi uykular dilerim.

Sevgiler.