14 Eylül 2014 Pazar

10 günlük İspanya

Bu yaz tatile gitme planımız yoktu aslında. Ben zaten tümmmm yaz bildiğin eşşşşek gibi çalıştım. Servisteki hemşirelerden biri doğum iznine diğeri hastalık iznine ayrılınca biz kalanların programı coştukça coştu. Normalde 07.00-15.30 ya da 15.30-23.00 çalışıyorduk ama ben tüm yaz hem gündüz mesaisi yapıp hem gece ekstra 4 saat çalıştım. Ayh. Özetle sonlara doğru bir sinir geldi bana, bu tempodan sonra tatil yapmazsam hayatta dinlenemem dedim. O kurtlanmayla biraz araştırmaya başladım ama son dakika içimize sinen bir yer bulmak da kolay değildi. Neyse uzun uzun araştırıp, kıyaslayıp Barcelona'ya yakın Pineda de Mar adlı gidince çok isabetli bir karar verdiğimizi düşündüğümüz minik kasabaya gittik. 


Tertemiz suyu, ucuz ve lezzetli yemekleri, az arabalı daracık ve güzel yolları, sıcacık havası, dünya tatlısı yerlileriyle çok güzel bir on gün geçirdik. 


Günlerimiz genelde 8 gibi uyanıp otelde kahvaltı yapıp hoooop denize gitmekle başladı. Öğlen güneş tepeye çıkıp biz de iyice yorulunca kafamıza göre bir restoran seçip karnımızı doyurduk. Zaten İspanya'da aç kalabilmek bana göre imkansız. Binbir çeşit tapas, paella, churros, sonsuz meyve...biz genellikle 5-6 çeşit tapas söyleyip üçümüz yedik. Midyeler, kalamarlar, sardalyeler, kıtır mozarella, güveçte karides ve domatesli ekmek bizim favorilerimizdi. 



Deniz ve öğle yemeği sonrası otelimize dönüp 'siesta' yaptık tüm kasaba halkı gibi. Öğleden sonra ciddi ciddi tüm dükkanlar kapalı, sokaklar bomboştu. Akşamüstü herkes gibi dinlenince yeniden sokaklara döküldük, uzuuun uzun yürüyüp şehri keşfettik. Arada mola verip bir şeyler içtik. Acıkınca da yine o günkü modumuza göre akşam yemeği. Yanına da illa ki sangria. İspanya'ya gidip de sangria içmeden dönmedik elbet, saçmalamayın.


Geceleri şehir tam bir 'aileler ve çocuklar için ne ararsan var' mekanına dönüşüyordu. Akşamları Umud'u mutlu etmeye ayırdık. Bir gece yılanlı mılanlı bir gösteriye -ki piton ve boa yılanlarını kucakladım!!-, bir gece flamenko izlemeye, bir gece sambaya, bir gece meydandaki büyük parka gittik, Umud İspanyol çocuklarla çatpat anlaşıp tırmandı, koştu, oynadı. 




Günlerimiz böyle miskin ve güzel geçti genellikle. Ben bir de arkadaşlarımdan çok methini duydugum Calella'yı görmek istedim. Pineda de Mar'a 5 km olunca gittik gezdik. Güzel bir şehirdi kesinlikle ama fazla yogun ve kalabalık bulduk. Günübirlik gezmesi güzel olsa da orada tatil yapmayı istemezdim. 


Gittiğimiz gün akşam yemeğimizi de Callela'da yedik. Don vito Corleone adında bir restorana rastlayınca çok hoşumuza gitti ve denedik. Deniz ürünlü paellası, bifteği, şarabı güzeldi. Tok ve mutlu şekilde minik kasabamıza döndük.




Tatilimizin bitmesine birkaç gün kala trenle  Barselona'ya da uğradık. Umud Ali NouCamp'ı görmeyi çok istiyordu. Gittik gördük. Biz zaten futbol sever bir aile olduğumuz için gözlerimizden kalpler saçarak baktık kupalara, altın ayakkabılara ve devasa stadyuma. 





Son olarak FC Barcelona Store'den Umudcuğuma yeni sezon forması, okul çantası, kalemlik vs. alıp Noucamp'tan ayrılıp Barselona'nın merkezine gittik. O ara Umud epey yorulmuş ve acıkmıştı, normalde tercih etmezdik ama Las Ramblas'ta oturup bir şeyler yedik. Her turistik yer gibi elbette vasattı ama ne yapalım. 


Las ramblas'ın meşhur meyvecilerine uğrayıp meyve salatalarımızı alıp Parc Güell'e doğru yola çıktık. 



Malum Barselona demek Gaudi demek, Gaudi'nin Parc Güell'ine uğramak ve Gaudi'nin evini görüp, Barselona'ya ennn tepeden bakmak güzeldi ama 35 derecede yanımızda küçük bir çocukla dağın tepesine çıkmak çok da keyifli olmadı:) 


O yüzden Parc Güell'de çok fazla kalmayıp taksiye atlayıp Sangra da Familia'ya gittik. Umud'a uzun yıllardır hala bitmeyen bir yapı olduğunu, büyüklüğünü vs. anlatmıştık gitmeden. O uzun sırayı bekleyip içeri girmedik açıkcası. Hemen yanındaki istasyondan metroya atlayıp Barceloneta'ya gittik. 


Barceloneta Barselona'nın çok eski bir sahil semti. Las Ramblas'tan aşağı yürüyüp Christof Colomb anıtını geçip devam ederek de rahatça ulaşabilinir. Biz Barceloneta'ya ulaştığımızda dağ depe gezmekten epey yorgun düşmüştük. Sahilde hoşumuza giden bir restoran bulup kıtır tavuklar, domatesli ekmekler, antrikotlar, çupralar ve kocamla paylaştığımız bir şişe beyaz şarapla dinlendik. Yeniden enerji toplayınca biraz amaçsız yürüyüş yaptık, limana doğru gittik. Hava serinlemişti, karnımız toktu, üçümüzdük, mutluyduk...e bir de limanda güzel müzikler çalınca Umud'la epey dans ettik. 


Dans etmekten bitap düşmüş ikili olarak biraz dinlenince kurtlandım. Barcelona'nın  ünlü alışveriş mekanı lüks caddesi Paseo de gracia'ya rotayı çevirip beyleri sürükledim. Çok güzel bir caddeydi, hayır sadece chanel-burberry mağazası var diye değil :p O muhtesem mimarı, gece bile yaşayan kalabalık hoşuma gitti. Hızlıca Longchamp'e uğrayıp bir çanta alıp çıktım. Sonra da zaten saat 23 olmuştu, üç yorgun ve mutlu insan olarak otelimize dönüp hemmeen uyuduk. 

 
10 gün böyle su gibi geçti. Her tatil gibi kısaydı ama olsun, iyi geldi, mutlu olduk. 10. gün İspanya'ya adios deyip evimize döndük. Mayacığımı çooooook özlemiştim, iki üç gün onu şımarttım. Sonra da son tempo gerçek hayata geri döndük.

Çok uzun oldu sanırım ama hoşuma gitti yazmak, okuduysanız teşekkürler :)

Herkese sevgiler ve öpücükler.

Çabucak geçen sağlıklı, mutlu, dertsiz bir hafta olsun hepimize.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Nisan Ayi ve Instagram

Eylul geldi ne nisani kadin diyorsunuzdur muhtemelen...Deyin deyin.

Nisandan beri hic olmasini istemedigim seyler oldu, cok cok uzuldum, cok korktum, cok agladim. Gecti mi? Hayir. Gececek mi? Insallah. E o durumda da insanin blog yazasi falan gelmiyor tabi ki. Gecenlerde Istanbul'da yasayan cok sevdigimiz bir arkadasimiz var, esimin yillar yillar oncesinden yakin dostu, onunla skype'ta sohbet ederken tesadufen blogumu buldugunu, biraz okuyup sevdigini soyledi. Ben utana sikila guzel yorumlarini dinledim. Ben yakin cevreme blogumdan pek bahsetmem, cunku nedense bir utaniyorum. Ama artik bilmeyen kalmadi gibi oldu. Neyse arkadasimiz boyle guzel yorum yapinca, esim de yaz yaz yaz yaz biraz mutlu olursun hic degilse diye gaz verince laptopi elime alip aylardir biriken yazilara azicik donmeye karar verdim. Ayh. Girizgah gibi girizgah yalniz.


Bizim yegenlerin dogum gününde çekmiştik bunu. Oyle demeyin şapka çok önemli. Hayır biri de dememiş ki o elimdeki peçeteyi saklayayım. Cık cık.


Çan çiçekleri diktim dikmiştim ya da... Büyüdüler, soldular ve yerlerini başka çiçeklere verdiler bile.


Yeme içme olsun, kahvaltı olsun bunlar hep güzel.


Bir takım bahçesel işler güçler. Sardunya ne güzel çiçek değil mi? Gerçi yagmurda içeri kaçırmaktan yıprandım tüm yaz. Çürüyorlar yoksa.


En az üç çocuk! Yok yok...Umudcugum hariç, aglayınca anasına geri verebildiğim çocukları seviyorum ben.


Bunları almıştım. Çok mışlı geçmiş zamanlı bir post oluyor bu.


Kuzuuuuummmmm.


Diziler, mumlar ve battaniyeler beni mutlu ederken. Eskidendi çoook eskideeennn. Hahaha ay amma dramatikleştirdim yalnız.


Uyuyamamalar. Saat 5.40 idi bu fotografı çekerken, öyle müezzin gibi uyandım.



Nergisler....Çok çok güzeller, seneye baharda yeniden dikerim umarım.


Umudcuğumla yapmıştık bunları.


Elimde süründükçe süründü bu kitapcagız. Yazarı çok severim oysa.


Game of thrones bitchezzzz!


Hasta bebecik. Evde dinlenmişti birkaç gün. Masum bebem.


Evimize bisikletle 5 dk uzaklıkta bu göl. Zaten burada yaşamanın en güzel yanı içimdeki doğa delisini tatmin ediyor olması. Beton görmek üzüyor beni. Bisikletle gidip turlamıştık, suda yüzen köpecikleri izlemiştik. Bir de yeni doğmuş ördek vardı, el kadar, o nasıl güzel bir şeydi öyle.


Tuğba the eşekdostu.



Doğa olsun, aşk olsun bunlar güzel şeyler.

Sabah sabah.


Yulaf sütü görüp almıştım ama ı ıh. Sevmedim.

Neyse bu ultra sıkıcı, iç bayıcı postun sonuna geldik. Herkese dertsiz tasasız, mutlu, sağlıklı günler dilerim.

25 Temmuz 2014 Cuma

Maya



Her şey iş yerinde kahve içerken iş arkadaşımın 'annemin kedisinin yavruları oldu, sarı olanı isteyen var mı, 8 haftalık?' diye sormasıyla başladı. 'Beeeeeeeennnnn!' diye atladım. Yıllardır en fazla 10 haftalık, erkek, sarman bir kedinin hayalini kuruyorum ama bir türlü bulamıyorum. Bulduklarım hep büyük, ya da başka renk vs. Hemen o gün arkadaşımın annesini arayıp, kediyi yarın alabilir miyim diye sordum. Aynı gün Umud ve eşimle çıkıp kedi için gerekli olabileceğine inandığımız oyuncak, yatak, seyahat çantası, iki boy tuvalet, kum, çeşit çeşit mamalar, kedi sütü, daha çok oyuncak, tarak, tırnak makası, tüy spreyi, karnında kurt olmasını önleyen ilaç vs. vs.  ne bulursak alıp eve döndük. Ertesi gün iş çıkışı kedişkomuzu -ayyyy sen yıllarca kociş, hamiş diyenlerle dalga geç, sonra kedişko yaz- almaya gittik.

Arkadaşımın annesinin çiftliği var. Atlar, köpekler, tavşanlar, kediler, tavuklar, ördekler arasında yürürken karşıdan minik, şirin, sarı, neşeli ve çok sevimli kedişkomuzun geldiğini gördüm. Koşup aaayyyyyy, oyyyy, oooiiii, ayayayayayyy diyerek kucağıma aldım. Teşekkür hediyelerimizi arkadaşımın annesine verip  üç çok heyecanlı insan, bir çok şirin kedi olarak hep birlikte evimize geri döndük.



Ilk günler birbirimize alışmaya çalışarak geçti. Tıpkı yeni bebek sahibi olmak gibi, ne yer, ne kadarla doyar, kaç saat uyur, ay ben nasıl tırnaklarını kesicem, tuvaletini yaptı mı, ahahhaha böyle küçük pati mi olur allasen diye diye geçti. Şimdi 4 haftadır bizimle, o bize ve eve, biz ona alıştık.



Maya bizimle yaşamaya başladığından beri çok çok daha mutlu biriyim. Kitap okumak, dizi izlemek gibi hobilerimi biraz ihmal ettim çünkü her boş vaktimde beyefendiyle oynamak, ona sarılmak, mıncırmak istiyorum. Eskiden böyle manyak hayvan sahiplerini pek de anlamazdım ama ev hayvanınızı çok sevince otomatik bir manyaklık geliyor insana. Herkese fotograflarını, videolarını gösterip ondan bahseden deli gibi bir insan oldum. Neyse ki arkadaşlarım hep kibar insanlar da nazik nazik dinliyorlar :p 



Mayalı poğaçam 11 haftalık oldu. Ilk aşısını yaptırdım, pasaportunu aldım. Tırnaklarını kesmeyi, kulaklarını temizlemeyi, tüylerini taramayı öğrendim, hala 1 kiloluk kedinin nasıl yarım kilo kaka yaptığını anlamaya çalışıyorum:) ama çok temiz kedişkom, ilk günden tuvaletini ve kumunu öğrendi. 



En sevdiği şeyler; bizim onu fareli oyuncagıyla oynatmamız, annesinin kucağında uyuklayıp boynunu ve göbüşünü kaşıtmak, evdeki çiçekleri koparıp toprakları her yere saçmak, kablo kemirmek, elimizi ısırmak ve geceleri ya bizim aramıza ya Umud'un yanına gidip yatmak. 



Iyi ki onu bulduk. Onu çok seviyoruz ve onunla çok mutluyuz. 

Ben işten gelince çok heyecanlanıp önce tüm odalarda hızlıca koşmasını, zıplamasını, sonra da üstüme atlamasını nasıl sevmem? Ya da yüzümü yalayarak uyandırmasını?

Kediler ve çocuklar..

Herkese tavsiye ederim.

En az bir kedi, bir çocuk.

Belki de ikişer ikişer, göreceğiz.


1 Haziran 2014 Pazar

..





'Gün olur yolun düşerse gurbet ellere
Al bu dertten yüreğini, dalgalara sal..'

Dün Hoek van Holland sahilinde Umud'la ayakkabılarımızı çıkarıp, el ele tutuşup suya doğru yürürken benim kafamda nedense hep bu şarkı çalıyordu. Umudcuğum kahkahalarla suyun tadını çıkardı soğuk da olsa, güzeldi. 

Güneşe bakmak güzel, kumu hissetmek güzel, denizi koklamak, elinle diktiğin çiçeğin açtığını görmek, yolculuk yapmak, çocuğunun elini sıkı sıkı tutmak, ayağı ne kadar büyümüş diye avcunla ölçüp kontrol etmek güzel, arkadaşlarının sen sevin neşelen diye yemek yapması, kuzeninin bebek bekliyor olması güzel.

Korkmak, mutsuz uyanmak, uyuyup uyanıp geçmediğini görmek, beklemek güzel değil. 

Bugün Kardeş Türküler-Sezen Aksu konseri vardı Rotterdam'da. Keyifli olsaydım sırıta sırıta giderdim. Gitsem belki iyi gelirdi ama gitmedim.

Ne iyi gelir? Ne isterim? 

Gitmek gitmek gitmek gitmek isterim. Konsere ya da bir arkadasıma değil ama. Tanımadığım köylere mesela, dilini bilmediğim bir yerlere. 

'Kederin büyüyorsa kuytuluklarda
Gidecek deniz yoksa bulamadınsa,
Al bu dertten yüreğini, yağmurlara sal'