19 Ekim 2014 Pazar

Plog - 19.10.2014

Bir plog günü daha. Hadi bakalım...


Saat 7.30 Umud Alicik uyandı ve 'anniieeaa ben uyandım hadiiiiiii aşağı ineliiieeeem' dedi bile. Benimse aşırı uykum var, ona kahvaltı hazırlayıp 'hadi sen biraz çizgi film izle anne uyusun' deyip yatağıma dönüyorum. Kötü anne! 9.30'a kadar uyuyorum. Bu kadar uykuya alışık olmayan bünye uyandığımda baş ağrısıyla bana teşekkür ediyor. Merhaba migren geç otur. Uyanıp sert bir kahve yapıyorum -douwe egberts dark roasted- pedlerden. Bu arada delonghi kahve makinemden memnun olup olmadığım sorulmuştu. Evet memnunum, başlangıçta çok pratik bulmamıştım ama o benim beceriksizliğimmiş.


Bir kedi gördüm galiba?! Yerim seni kılkuyruk.


Kahvaltı zamanı. Geniş pazar kahvaltısı hazırlamayı canım istemiyor. Umud zaten yedi. Evdeki yetişkin erkek kökenli bireyler hala uykuda. E ben de tost yerim. Peynirin kokusunu alan cin biber ciyak ciyak bağırıp boğazıma diziyor. Kalkıp ona da bir dilim peynir getiriyorum. Aşırı obur, dolmalık bibere dönüşecek az kaldı. Kahvaltı yaparken biraz pinterestte dolaşıyorum. Pinterest bence çok zararlı. Insan evini, kendini, dünyasını çirkin hissediyor, her şey çok güzel pinterestte!!


Hayaller Pinterest hayatlar elektrik süpürgesi. Dünkü gs-fb maçında tıkındığımız acı tatlı hatıralar halıda hep. Evi dip köşe süpürüp mutfağı topluyorum. Sonra duş zamanı. Hala uykum olduğu için enerjimi yerine getirecek bir şey seçiyorum duş için. İspanya'dan almıştım bunu, Hollanda'da satılmıyor Marseiliais. Iyi ki de almışım, mis gibi limon ve mandalina kokuyor. Böyle kokular beni hemen uyandırıyor.


Sonra utrecht'e gitmeye karar veriyoruz. Bi amacımız yok, öyle boş boş gezip bir şeyler yiyip içeceğiz. O yüzden biraz makyaj yapıyorum. Fotograftaki Catrice Photo Finish fondöteni yeni aldım ve bence dünyadaki en iyi drugstore fondöteni olabilir kendisi.


Yoldayız. ��


Utrecht'te bir öğle yemeği yedik ama üşüdük kapalı bir yere gidelim dedik. E Ikea madem. Hem koridora askı alırız öyle değil mi? 


Umud dedi, anne dedi, bi fotografını çekeyim dedi. Iyi dedim çek.


Eve dönünce herkes bir koltuğa devriliyor. Birer yorgunluk kahvesi içiyoruz, ben bir de tiramisu yiyorum. Pisboğazım ben. Bu seferki kahve senseo pedlerden, rio - likör ve vanilyalı. Normalde aromalı kahve sevmem damla sakızlı Türk kahvesi hariç ama bundaki aroma oldukça hafif, iç bayan şuruplu kahvelerden değil. Biraz da kitap okuyorum.


Mola bitti akşam yemeği pişirme saati. Yemek yapmayı gerçekten seviyorum, genelde de fena olmaz yaptıklarım ama hergün hergün de höff di mi? Bu akşam chicken masala yiyoruz. Aşırı basit ve gugılda milyor adet tarif var.


Yemek pişerken yemekle içeriz diye seçtiğim şarabı açıyorum. E çünkü haftasonu, çünkü bu hafta çalışmıyorum, çünkü yarın 5.40'ta kalkmayacağım. Çünkü hayat güzel. Bu akşamın şarabı Marzemino. Mozart'ın Don Giovanni'de de bahsettiği bu şarap iyidir. 


Bir takım romantiklikler mi desek ne desek...havalar soğuyunca mum iç ısıtıyor ama. Yemek epey uzun sürüyor, epey sohbet ediyor ve müzik dinliyoruz. Yalnız Vivaldi - Dört Mevsim dinleyerek başladığımız yemek nasıl Tarkan-Ajda Pekkan dinleyerek bitti bilmiyorum. 


Saat 8.30 bebe için normalde yatakta olma saati bu. Ama bu hafta okul yok, biraz geç yatmasına müsaade ediyoruz. Önce bi banyo...


Ardından kitap okuma saati. Umud bu sene okuma yazma öğreniyor. Ufaktan kendi kendine kitaplarını okumaya başladı hece hece. Nasıl hoşuma gidiyor:)

Umudcuk uyuyunca ben de yatağıma giriyorum, birazdan belki bir Downton Abbey izlerim belki hemen uyurum bilmiyorum.

Benim için güzel bir gündü bugün. Çok şükür. Umarım bu hafta hepimiz için çok iyi geçer.

Sağlıklı, sevgi dolu günler.


14 Ekim 2014 Salı

Bugün ne yedim?


Dünkü plog'a bıraktığınız güzel yorumlar için çok teşekkürler, beğenmenize sevindim:) yorumların biri de günlük yeme-içme postlarını ihmal ettiğim hakkındaydı. Valla çok haklısınız. Ben de o motivasyonla bugün bu postu yapmaya karar verdim.

Sabah uyandığımda dünkü kulak agrısı aşırı artmıştı ve kalkabilecek gibi değildim. İş yerini arayıp hasta olduğumu söyledim ve 7.30'a kadar uyudum. Umudu okula bırakıp fırına uğradım ve fotoğrafta gördüğünüz sosisli ekmekleri aldım. Eve gelip önce ağrı kesici içip ardından kahve ve bu ekmeklerden birini yedim. Sonra yatağa döndüm. 


Öğlen Umud öğle yemeğine gelince birer tabak bolonez soslu makarna yaptım ama kendi tabağımı bitiremedim. Yanında da yogurt! Normalde bu kadar mıymıntı sayılmam ama hasta olunca canım istemedi. Umud okula dönünce iki ağrı kesici daha alıp Biber'le bir güzel uyudum bu arada.


Uyanınca da bir kase dolce limone. Hazır alıyorum ben ama bence evde de yapılır. Bu konuyu bir araştıracağım.


Akşam yemeği saati. Bu arada akşam yemeğinden önce umud'un yarım bıraktığı bir elmayı yedim:) yarım elma da var yani listede. Akşam da dünden bitiremediğimiz et ve patates vardı. Etleri kesip sosladım, patatesleri bir kez daha fırınladım tazecik oldular. Ama gözüme az göründü bir de mantar doldurdum.


Akşam da iki elmalı kurabiye, 1 mandalina yedim. Şimdi de bir kupa bitkiçayıyla yatağıma girer herkese sağlıklı, mutlu günler dilerim.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Plog - 13.10.2014

Merhabalar

Blogda yeni bir yazı dizisi başlatmaya karar verdim. Ara ara 'plog' postları hazırlayacağım. Son derece renkli, çılgın, köpük partileriyle dolu hayatımdan bir günü fotoğraflarla paylaşacağım. Bence güzel olacak!


Saat 5.45 ve benim alarmım çaldı bile. Eh seve seve yeni aldığım kahve makinemle kahve yapayım da hafta başlasın madem. 


Kahvemi içtim, kahvaltımı yaptım 6.45 otobüsüyle işe gidiyorum.


7 ve 10 arası yogundu ama 10'dan sonra bi soluklanıp kahve içiyoruz iş arkadaşlarımla. Kahve termosumuz ayrıca şık(!)


11 ve 14 arası ilaç, iğne vs saati. Popom 14'te sandalye yüzü görüyor. Hastalardan birinin doğum günü bugün. Ben diyeyim 90 siz deyin 95 yaşına giriyor. E pastamızı yiyoruz.


Saat 16 gibi eve dönüyorum. İşte bu noktada pilim bitmek üzere. 


Eve gelince bir yarım saat Biber'le öpüşüp koklaşarak koltukta dinleniyorum. Tabi öncesinde Biber beyin tuvaletini temizliyorum hergün bu saatlerde yaptıgım gibi. Ben diyorum gel Biberiko, sarılalım.


O diyor bırak pantolonunu ısıracağım!


Yarım saat doldu! Yemek yapma zamanı.


Haftaiçi genelde el oyalamayan, kes kızart  ye, kes haşla ye, kes fırına at ye tarzı yemekler yaparım. Bugün de basit bir et, fırında patates ve balkabağı var. Fırında balkabağı öyyyyle güzel ki. Tatlı balkabagı değil de küçük ve sert olanlarla seviyorum. 


Günlük ocak ve mutfak temizliği seansı. Herrrrrr Allah'ın günü, hoff.


Günlük standart to-do list ve ajanda kontrol saati. Unutmaman gerekenler, eklenecekler vs. Sonra da Umud'un okulda yaptıgı, yazdığı seyleri kontrol ediyorum.


Kneipp incir ve argan yağlı seriyle hızlıca duş alma zamanı. Bu aşamada hafif bir kulak agrısı farkediyorum kendimde ama yok saymaya çalışıyorum. Duş sonrası saçımı örüp, köylü teyze tülbentiyle sarıyorum. Çünkü ısınınca geçer! Gerçek bir sağlıkçıyım bence, hep bilimsel yaklaşırım. Ama gerçekten iyi geliyor gibi, du bakalım. 


Iki sepet çamaşır katlamaca, ayırmaca, yerleştirmece. Çılgın eğlenceli yaşantımdan kareler demiştim. 


Umud'un yarınki okul-beslenme çantası, yüzme kursu çantası ve Brezilya forması götüreyim, yok yok Barselona olsun, ya da galatasaray bıdı bıdı bıdı diye bana kaç kez yeniden hazırlattığı gym çantası.
Bunları hazırladıktan sonra Umudcuk yatağına gidiyor.


Ben de uyku getirip, rahatlatmayı vadeden çayımı alıp işle ilgili bir konuda yapmam gereken ve aşırı sıkıcı bulduğum mindmap yapmaya koyuluyorum. Bitirmek için hala zamanım var ama utanç verici şekilde de boş hala. Biraz çalışıp sıkılıyorum.


Sonra daha eğlenceli bir şey yapmaya karar verip Homeland izlemeye karar veriyorum. Biber sabote ediyor ama zor şartlar altında, arada diziyi durdurup el ısırmaca, tırmalamaca oynayarak da olsa izliyorum. 

Akşamın kalanı böyle miskin miskin geçiyor. Bir ara aklıma Maya geliyor, fotograflarına bakıyorum, o son günü hatırlıyorum. Hala taze, ağlamadan onu düşünmek hala zor....

Neyse..

Saatimi yine 5.45'e kurup 23 gibi uyumayı planlıyorum. Biberiko da yanıma kıvrılıp uyudu bile. Mis.

Herkese iyi geceler.

12 Ekim 2014 Pazar

Bitirdiklerim - 22



Durun vurmayın. En son 4,5 ay önce yazmışım bitenler yazısı. O zamandan bu yana bunlar birikmiş sepette. Zamana vurursak çok da abartılı değil aslında ama yine de çok elbet. Bakalım neler bitirmişim...


Önce şampuan ve saç kremleri...gördüğünüz gibi ikisini aynı marka ve seriden kullanmayı seviyorum ben. Bir sebebi yok ama böyle daha işe yarıyormuş gibi geliyor, tamamen önyargım. Ilk olarak;

Loreal Elvive dalgalı saçlar için şampuan ve saç kremi: Indirimde görüp almıştım ama hiç hiç sevmedim. Vaadettiği saçların dalgasını belirginleştirmeyi yapmadığı gibi normalde gayet yumuşak olan saçlarımı da sertleştirdi. Bir daha almam.

Syoss yıpranmış saçlar için şampuan ve saç kremi; Syoss'u gerçekten seviyorum. Hem devasa şişeleri uzun gidiyor hem de işini gayet iyi yapıyor, ara ara almaya devam edeceğim.

Andrelon boyalı saçlar için şampuan ve saç kremi: Andrelon hep bahsettiğim gibi Hollanda markaları arasında en sevdiklerimden, belki çok özel değil ama bence işini düzgün yapıyor. Güzeldi bunlar da.


Şimdi de saç şekillendiriciler;

Syoss parlaklık veren köpük; bu indirimde olunca köpük köpüktür deyip aldım ama benim dalgalı saçlarıma uymadı bu köpük. Oysa özellikle dalgalı saçlar için olan syoss köpüğü severek kullanmıştım, kendi hatam. Saçında hacim ve parlaklık isteyenlere tavsiye ederim.

Syoss restore durulanmayan saç spreyi; saçımı yıkayıp havluyla hafif kuruladıktan sonra yıpranmasın diye bu tarz ürünlerden sıkıp öyle tarıyorum. Uzun zaman Gliss kullanıp sonra bunu aldım. Kokusu önce hoşuma gitmedi ama sonra alıştım. Bunu kullanıp da saçımı taradığım zamanla kullanmadan taradığım zaman arasında onmilyonlarca fark var. Piyasada bu tarz çok ürün var, yine bunu alır mıyım bilmiyorum ama yeniden böyle bir şey alacağım kesin.

Andrelon dalgalı saçlar için köpük ve şekillendirici spreyi ikisi de döne döne aldığım ürünler. Yapmayı vaadettikleri şeyi yapıp dalgalarımı belirginleştiriyorlar.


Vücut bakım ürünleri; 

Kneipp citrus duş jeli ve vucüt kremi ile Kneipp amandel blossom duş jeli ve vucüt kremi; Kneipp benim en en ennn sevdiğim vücut bakımı markalarımından biri. Parabensiz ve kokuları çok çok orjinal, her markada bulunabilecek kokular değil. Limon çiçekli olan çok ferahlatıcı ve enerji veriyor. Tüm yaz bunu kullandım ve özellikle deniz ve güneşlenme sonrası ferahlamak için idealdi. Nemlendiricisi de hafif yapısıyla yaza çok uygundu. Badem çiçekli olan biraz daha dingin ve romantik bir koku, her mevsime uygun bence. Şimdi elimde Kneipp'ın farklı serilerden ürünleri var ama bunlardan da illa ki alırım yine.

Nivea waterlily&oil duş jeli; bu seriden çok aman aman olmamasına rağmen sık sık alıyorum neden bilmem. Idare eder, bir zararını görmedim.

Fa e vitamini&guava duş jeli; kokusu öyle güzel, öyle iç açıcı, öyle ferah ve enerji vericiydi ki...yaz ortası alıp hemen bitirdim.

Yves Rocher honey&musli vucüt kremi ile vanilyalı el kremi; her ikisinin de kokuları ayrı ayrı çok sıcak, iç ısıtıcı ve güzel, tam sonbaharlık ama nemlendirme açısından hiç sevmedim. Uyguladıktan on dakika sonra cildini yine kuru hissedeceksen neden krem süresin? Yeniden almam.

Yves Rocher papatyalı el kremi ve Vaseline narlı el kremi; ikisi de çok iyi el kremleriydi, yapış yapış hissettirmeden iyi nemlendiren cinsten.

The Body Shop naroli jasmin body mist; Yasemin kokusunu çok sevmeme rağmen öyle ağırdi ki bitiremedim. Çok uzun zamandır dolaptaydı artık atma zamanı.

Badger Spf 35 güneş kremi; Amerika'nın en güvenli güneş kremi seçildiği için almıştım. Organik ve ekolojik. Umud için de kendim için de seve seve kullandım. Tek handikapı biraz koyu yapıda olup zor dagıtılmasıydı.

Lady speed stick deodorant; bunca Hollandalının fanatik halde gittikleri ülkelerden üçer beşer toplama sebeplerini  hiç anlamıyorum. Yani normal sıradan bir krem deodorant işte?! 


Diğerleri;

Nivea makyaj temizleme mendili; makyajımı bu mendillerle temizlemeyi sevmemekle birlikte tatile giderken pratik olur diye yanımda götürmüştüm ki pratik de oldu.

Dove beauty blossom el kremi; dove her yaz ve kış böyle limited edition bir seri çıkarıyor ve o serinin küçük boy, yogun yapıdaki kremi hep muhtesem oluyor. Yıllardır yanılmadım. Bu da bu yaz çıkandı ve çok güzeldi.

The Body Shop Shea parfüm; Tbs Shea en sevdiğim Tbs serisi olabilir. Çok doğal ve yumuşak bir koku. Bir hevesle parfümünü almıştım ama o kadar kalıcı değildi ki bu kadar olur. 


Etos aseton; aseton işte. Hangisi ucuzsa onu almak harici bir seçim kriterim yok.

Beauty Blender; hiçbir zaman çok kullandığım bir ürün olmadı. Evet güzel, evet çok doğal bir etki veriyor ama ben hala utanç verici şekilde elimle bb krem ya da fondöten sürmeyi daha çok seviyorum.

The Balm renkli nemlendirici; olmayacak şey oldu ve bir renkli nemlendirici bitirebildim. Son damlasına kadar bayılarak kullandım, rengi, yapısı, hafifliği günlük kullanım için tam istediğim ayardaydı. Türkiye'ye gelince yeniden alacağım!

Dermalogica pre-cleanse; cildimi yağ iile temizlemekten hiç hoşlanmadığıma karar verip makyaj fırçalarımı temizlemek için kullandım hep.

Maybelline define-a-line rimel; eskiden bahsetmiştim fikirlerim hala değişmedi. Ara ara alıyorum.

Maybelline concealer; online almıştım ama rengi bana uymadı, öyle bir köşede bozuldu gitti. Atma zamanı.

Nars orgasm likit aydınlatıcı; likit aydınlatıcıları pek kullanamıyorum, o kadar ki bu parmak kadar promosyon ürünü bile kullanmadan bozulmuş.

Essence kayısılı tırnak yağı; çantada taşıyıp gerekince sürmek için çok idealdi. Alırım yine.

Hoff çok şükür hepsi bu kadardı, yaşlandım yazarken.

Hepimize güzel ve yorucu olmayan haftalar inşallah.


3 Ekim 2014 Cuma

Nijmegen


Temmuz'da evde boş boş otururken sıkılıp Nijmegen'a gitmiştik, şimdi fotograflara bakarken paylaşasım geldi. Nijmegen bize yakın epey, 45 dk. Zaten Hollanda'da birbirine uzak neresi var ki? 


Tarihi binalarıyla hem nostaljik, limanı ve kalabalık merkeziyle modern, hoş bir şehir. Daracık sokaklarında yürüdük, burada oldugundan bile bihaber olduğumuz Karl Marx'ın annesinin evini gördük tesadüfen.


Limana inip oturduk biraz. Çünkü aramızda yük gemilerine büyük bir dikkatle, sıkılmadan bakabilecek minik bir oğlancağız var!


Yeterince baktığımıza karar verince merkezdeki büyük parka gittik. Zaten bu bizim için alışkanlık gibi bir şey. Bir şehre gidersek illa oradaki parkın çimenlerine bir yayılırız.


Koşan, çocuklarıyla dinlenen, köpekleriyle yürüyen ya da güneşlenen insanların arasında biz de uzanıp bir şeyler atıştırdık. 
Böyle anları çok seviyorum, özel bir şey değil belki ama sağın solum ağaçsa, karnım toksa ve başka bir şehirdeysem o andan gerçekten keyif alıyorum. Hollanda'da uzun uzun yaz olsa muhtemelen günün büyük bölümünde parklarda yaşardım. Güzel havamız yok ama güzel parklarımız var :p 


Hollanda'ya gelince illa Nijmegen'a gidin demem elbette. Amsterdam, Utrecht, Volendam, Den Haag, Rotterdam muhtemelen daha gezilesi ama uzun kalacaksanız, mesela Erasmus'la gelip, neden olmasın gidin görün. 

Hepimize güzel haftasonları olsun. 

2 Ekim 2014 Perşembe

Biber



Bu toplamda bir greyfurt buyuklugunde olan minik oğlan bizim evin yeni üyesi Biber bey. Karabiber tanesi gibi kucuk ve esmer olduğu icin ona bu ismi verdik. Maya öldügü gün komşumuz yeni doğan kedilerinden birinin bizim olabileceğini söylemişti. Maya gittikten bir hafta sonra geldi Biber. Asiri minik, biraz korkak, henüz oyun oynamayı bilmiyor, arada tuvaletine yetişemeyebiliyor ama çok geveze, araliksiz miyavlıyor.



Ilk gunden gelip bizimle uyudu. Yalniz olmayi hic sevmiyor. Bu kedilerin beraber uyumayi sevmesine bayiliyorum ama Biber o kadar kucuk ki insan tedirgin oluyor gece ezerim filan diye. Maya yasina gore iri bir kediydi. Onu hala cok cok cok ozluyorum, dun gece yine aklima geldi agladim. Biber yanimdaydi, geldi pat diye gozyasima vurdu:) Ister istemez gulmeye basladim, ilginç buldu sanirim.

Birbirimize alismaya calisiyoruz, eve yeniden bir kedi geldigi icin mutluyum. Biber de cok seker ve masum ama keske Mayacigim gitmeseydi de iki kedili bir ev olsaydik. Kismet...

Umarim bu minik, yeni oglan bizimle uzun yasar.

27 Eylül 2014 Cumartesi

5 gün


5 gün. 120 saat yaklaşık. Litrelerce gözyaşı, paket paket kullanılmış kağıt mendil. 
Ev dağınık, kendimizi meşgul etmek için koridordaki duvar kağıtlarını sökmeye karar verdik. Ne zamandır istiyorduk, bu sabah giriştik. Durum şu fotoğraftaki gibi. Asosta bakınırken geçen hafta 'Aa Mayamın çorabını yapmışlar, sarı kediliiiiiii' diye sevinip bu çorapları almıştım. Dün geldiler, içim sızladı ama bugün giyip biraz sevindim. 


Dün akşam Willem geldi, Amsterdam'dan bir arkadaşımız. Çok seviyoruz onu ve kız arkadaşını. Onların da iki kedisi var. Ben Maya'yı kaybettiğimizi Facebook'a yazmıştım, görünce çok üzülmüş. Onu ne kadar sevdiğimizi biliyordu ve kendi de iki kediyle yaşadığı için acımızı anladı. Sonuçta diğer insanlar için nihayetinde bir ev hayvanı ve her zaman yenisini alabilirsin. Kızmıyorum. Maya'dan önce belki ben de öyle derdim. 

Oturduk, güldük, ağladık, sustuk, somurttuk, aynı şeyleri tekrar tekrar anlattık. Onun da geçen yıl kedisi ameliyat olmuş bir sebepten, bir süre yemek yiyememiş ve eliyle beslemesi gerekmiş o sürede. İşe gidince kedinin yemek yemeyeceginden korktuğu için hasta olduğu yalanını söyleyip bir hafta işe gitmemiş. Çocuğum hastaydı çünkü bir bakıma, diyor ki haklı. Çocuğu olmayan insanların besledikleri kedi köpekle ebeveynlik duygularını tatmin ettiklerini okumuştum ama çocugun olsa da pek farketmiyor. O da senin ikinci çocuğun oluyor. Gerçek sevgiyi tanımak istiyorsan bir hayvanı sevmekle başla, yazmış bir yere birisi. Nasıl doğru! O kadar karşılıksız, tarifsiz, masum ve neşe dolu bir sevgi biçimi ki doyulmuyor.

Gece bizde kaldı Willem. Sabah hep birlikte kahvaltı yaptık bahçede, hava güzeldi şansımıza. Dizilerden filmlerden bahsettik, kafamız dağıldı, iyi geldi. Amaaaa....onun da bir evi var neticede ve evine geri dönmesi gerekiyordu. Biz üçümüz başbaşa kalınca yine bir sessizlik çöktü. Umud bahçeye maya'nın yerine bakıp sonra yüzüme bakıyor. Ben de senin gibi üzülüyorum oğlum, diyorum. Eşim dalıp 'nasıl bulamadım, nasıl bulamadım onu' diye mırıldanıyor kendi kendine. 

Ilk günler gibi tüm gün aralıksız ağlamıyoruz. Bugün 2 kez ağladım, eh gelişme var diyebiliriz. Hala kalbimiz acıyor, hala çok özlüyoruz. Eşim sürekli o son günden bahsediyor, zaten yüz kere anlattığı oraya gittim, burdan döndüm, şuraya baktımları tekrar ediyor. Kendini suçluyor. Belki de 40 gün geçmesi lazımdır bu şiddetli acının geçmesi için. Sonrasında inceden ve alıştığımız bir sızı kalır içimizde. Mayamı asla unutmam ve sevmekten vazgeçmem. Onu ölünceye kadar seveceğim. Eşim de dün 'öldüğüm gün bile acısı içimde olacak' dedi. Minicik şey nasıl önce mutluluktan sonra üzüntüden eritti bizi.

Ben o son günden bahsetmek istemiyorum artık, çünkü canı yanmış mıdır gibi sorular geldi aklıma da delirecek gibi oldum. Yazarken bile nefesim daralıyor. Çabuk olup bitmiştir, hissetmemiştir yavrum. Buna inanmak istiyorum ki inanıyorum da. 


Yeni gelecek yavruya isim arıyoruz biraz keyfimiz yerine gelir gibi oluyor. Sonra ya ben ya o iç çekmeye başlıyoruz. Zor ya.. Hiç tahmin etmezdim Maya'dan önce böyle hissedebilecegimi. 

Şimdi koridordaki ayakkabı dolabı, gazetelik vs oturma odasında, mutfak dagınık. Açıkcası umrumda değil, kalsın öyle. Şiir okudum biraz, nasıl güzel yazmış Yılmaz Güney zamanında;

"Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili 
biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını
acımız yaptık çünkü.
Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile
içimizi parçaladı.
Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk...
Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı.
Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
Yaşamak ne güzeldir be sevgili...
Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek...
Ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın..."

Biz de hala hayatın vazgeçilmez sancılarını duyarak, severek, kedilere ağlayarak yaşıyoruz işte. 

Bir önceki yazıya yorum bırakan, instagramdan, twitterdan ya da mail göndererek acımı paylaşan insanlar, ne güzelsiniz ne meleksiniz. Cevap vermeye belki güç bulamadım hepsine ama hepsini defalarca okudum. 

Annem Maya'nın beni cennette beklediğini söylüyor. Yakın bir dostumuz kocama 'Mayamız da hakka yürüdü kendince, o artık Maya değil ama başka bir şey oldu yok olmadı, toprakta, o ortancada, belki bahçedeki sarı kelebekte Mayamız var' dedi. Ikisini de düşünmek içimi rahatlatıyor. 

Mayam yok olmadı elbette, belki onu yine görürüm günün birinde.